4 Mayıs 2009 Pazartesi

Destansı Bir Bağımsızlık Öyküsü:Beyaz Zambaklar Ülkesinde(Grigoriy Petrov)


Kitaptan kısaca bahsedecek olursak:
Finlandiya'nın tarihinin son aşaması Fin Kültürü'nün hayranlık uyandıran gelişimini ve düşünce gelişimini yakından incelemiş bir yazarın izlenimleridir. Bu izlenimlerin ağırlık merkezi, bir zamanlar bataklıklar diyarı olan Fi
nlandiya'yı "Beyaz Zambaklar Ülkesi"ne dönüştüren kültürel ve sosyal çalışmaların anlatımıdır. Bu çalışmalar arasında Finli aydınlarla halk arasındaki sıcak ilişki ve yakınlaşmanın büyük yeri vardır.

a. Finlandiya'nın Tarihi;
Bugünkü Fin toprakları yüzlerce yıl Rusya ile İsveç arasında doğal bir kale hizmeti görmüştür. Bölgede geniş bataklıklar ve girilmesi zor ormanlar olduğundan ne Ruslar, ne de İsveçliler bu topraklardan ordularını ve ihtiyaç maddelerini geçirememişlerdir.

1808 yılından itibaren Finlandiya bir Rus eyaleti oldu. Bu durum 1nci Dünya Savaşına kadar sürdü. Bu süreçte Finlandiya Çar 1nci Aleksandr tarafından verilen imtiyazlar nedeniyle kendi içinde bağımsız oldu, yasalarını ve yönetimini kendisi belirleme hakkına kavuştu.
Finler, asırlar boyu kimi zaman İsveçlilerin, kimi zaman da Rusların egemenliğinde kalmışlardır. Bu süre zarfında savunma ve diplomasi alanında çaba içinde olmayıp, bütün güçleriyle milli bir Fin kültürü meydana getirmeye çalışmışlardır.
b. Finlandiya'nın Coğrafyası ve Sosyal Durumu ;
Avrupa'nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya'nın sert iklimi vardır. Havası genellikle sislidir. İlkbaharda bile don görülür. Çoğu yerler sarp granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise oldukça çukur ve bataklıktır. Ülkede maden n***** hemen hemen hiçbir şey yoktur. Tarım güçlükle yapılabilmektedir. Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir. Kimi zaman bir komşusunun, kimi zaman da diğer komşusunun yönetimi altında bulunmuştur.

Finler kendilerine "Suomi" derler ve çok sevdikleri ülkelerini "Suomi" diye tanımlarlar ki bu "Bataklık arazi" anl***** gelmektedir. Finlerin sahip oldukları büyük kültür ve medeniyet, halkın bizzat kendi çabasının ürünüdür. Finlandiya'da hiç kimse içki içmez. 1907 yılında çıkarılan bir yasayla insana sarhoşluk veren her türlü içkinin satılması yasaklanmıştır.
c. Lider Halk arasındaki bağlantının incelenmesi;
Bu kitapta, bir milletin kamu kuruluşlarının, okullarının ve askeri kurumlarının birbiriyle işbirliği yaparak ülkeyi kalkındırmak ve yükseltmek için neler yaptıklarını açıkça göstermiş, özellikle Finlandiya'nın yükselmesi için bazı kişilerin gösterdikleri fedakarlık ve başarılardan söz edilmektedir. Bazı kahraman ruhların, Fin milletini nasıl kahraman millet haline getirdikleri anlatılmıştır.

Carlyl'a göre millet cansız bir kil tabakasından ibarettir. Eğer ona bir sanatçının eli değmeyecekse, sonsuza dek şekilsiz ve hareketsiz kalacaktır. Ama Cesar (Sezar), Napoleon, Büyük Petro, Sokrates ve Muhammed gibi bir sanatkar, bir büyük adam, bir önder, bir kahraman çıkıp da bu kili eline alacak olursa, ona istediği şekli verebilir.
Evet, büyük adam bir kahramandır, bir yıldırımdır. Ama halk kitlesi ne kil tabakası, ne de saman yığını değildir. O, yıldırımı meydana getiren milletin kendisidir. Ne zaman bulut kümesi, elektrik oluşturursa yıldırım da kendiliğinden oluşur. Eğer bulutlar elektrikle yüklü değilse, hiçbir zaman şimşek veya yıldırım oluşmaz, yalnızca bulut nemli bir buhar halinde kalır.
Milletler de böyledir. Eğer bir millet büyüklük ve kahramanlık özelliklerini taşıyorsa ondan yıldırımlar doğar, kahramanlar çıkar. Eğer halk kitlesi nemli bir buhar yığınından ibaretse, hiçbir güç ondan yıldırım çıkartamaz.
Ülkenin refah ve mutluluğunun ve toplumun onur ve şerefinin halkın iradesine bağlı olduğunu kanıtlayan çarpıcı bir örnek olması açısından küçük ve yoksul bir ülkeyi gösterebiliriz. Burası iki milyonluk bir nüfusa sahip olan Finlandiya'dır.
d. Kitapta incelenen sosyal olaylardan örnekler;
Bataklık ve ölüm vadisi, yoksulluk ve sefalet yuvası olan Finlandiya diye bilinen, yeryüzünün kuzeyinde, kışı uzun, toprakları verimsiz ve çorak bir ülkede; köy kooperatiflerinin, köy öğretmenlerinin, gönüllü doktorların gayret ve aydınlatmalarıyla, bugün nasıl mutluluklar ve güzellikler ülkesi olduğunu; halk gücünün en küçük ortaklık ve belirtisinin aynı yıl içinde ne şekilde biri, yüze, bine, on bine, milyona çıkarttığını servetler ve mutluluklar fışkırttığını, demokrat bir millet ne demektir, topyekün bir millet nasıl yükselir, aydınların halka karşı rolü nedir, gerçek yurtseverlik nasıl olur? Halka gerçek hizmet nasıl yapılır? Bir avuç aydının kendilerini halka adayan fedakarlıklarıyla, bütün bir çalışma ve üstün gayretler sayesinde Fin ailesi gaflet uykusundan uyanmış ve büyük bir hızla ilerleme ve yükselmeye başlamıştır.

Bu kitapta; harap olmuş bir ülkeyi imar eden, yurdun gelişmesi ve yükselmesi için hiçbir sınıf farkı gözetmeden hep birlikte ve aynı amaçla çalışan; bataklıkları kurutan, sarı tenli, uçuk dudaklı, zayıf bilekli insanlarla çalışarak, bataklıklarını gül bahçelerine ve zümrüt ovalar haline; sarı tenli insanlarını tunç rengine, uçuk dudaklı çocuklarını yakut kızıllığına, zayıf bilekli çocuklarını demir bileklere dönüştüren bu çalışkan Finlerin milli şuurunun bu kadar olağanüstü ve benzersiz olduğu anlatılmakta.
Eserin en güzel bölümlerinden biri de, askeri kışlaların nasıl bir halk okulu olduğunu anlatan kısımlardır. Eski Finli Subayların eğitimi eksikti. Okuldan çıktıktan sonra hiç okumaya, araştırıp düşünmeye yönelmezler, hiçbir toplumsal ve ulusal idealleri yoktu. Yalnızca mağrurca kılıçlarını şakırdatmasını bilirler, şık üniformaları içinde sürekli para harcamaktan başka şey bilmezler, dans salonlarında dans etmekte üstlerine yoktu. Çoğu içki ve kumardan başını kaldırmazdı, Askerlere karşı sürekli kırıcı, kaba ve hatta zalimce davranırlardı, Askerler terhis olduktan sonra Vatan Ana, subaylara, generallere "Evlatlarımı nasıl yetiştirdiniz, sizin ellerinize teslim ettiğimiz yüzbinlerce civanıma ne öğrettiniz?" diye soracaktır.
Kışlayı bir halk okuluna dönüştürme, hatta üniversite haline getirme ideali, Öyle ki, her bir asker, kışlada yaşadığı günleri yaşamı boyunca sevgi ve övgüyle ansın; kışladan öğrendiklerini hayatında başarıyla uygulayarak gurur duyması düşüncesinden hareketle; halk; bereket versin, onu kışla ıslah etti, o eğitimini kışladan aldı, askerliği sırasında dürüst, atik, çalışkan ve kibar olmayı öğrendi..., desin ve bu sözler birer atasözü olsun.
Finlandiya, doğal zenginliklerinden yoksun, kıraç göllerle dolu bir ülke, bir zamanlar işgal altında, yabancı kamçısı altında inlemekteymiş. Bu ülke 60-70 yıl içinde akıllara durgunluk veren bir devrim yapmış, ileri ülkelerle yaptığı yarışta rekor kırmış. Bu ilerlemeyi de öyle büyük bilim adamları, güçlü liderleri olmadan yapmış, ama güçlü nesiller, büyük yurtseverler, çalışmayı seven yurttaşlar, inançları granit gibi sağlam bir toplum yaratmıştır. Ülkenin yetiştirdiği bu insanlar, isimsiz kahramanlar, yer altında çalışan işçiler, halkın aydınlanması için çalışan kültür savaşçılarıdır. Yalnızca yurtlarını ve halklarını düşünmüşler ve bu uğurda her şeylerini feda etmekten çekinmemişlerdir.
Finler uzun yıllar milli kültürlerinin gelişmesi ve ilerlemesi için çalışmışlar ve bugün birçok Avrupa ülkesinden daha yüksek bir uygarlık derecesine ulaşmışlardır. Artık büyük ve küçük komşularının saldırısıyla, özgürlük ve bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesinden kurtulmuşlardır.
francesco_totti Çevrimdışı Alıntı Yaparak Cevapla

Yılmaz Özdil'den Obama'nın gelişine dair müthiş yazı

Dear Obama...


Sayın Başkan,

Dikkatinizi çekmiştir, çok yalaka var. Elçiniz söylemiştir mutlaka, yardakçımız ve işbirlikçimiz de pek meşhurdur... Ama sizi temin ederim ki, bünyemizdeki tenya bolluğuna rağmen, bu ülkenin onurlu, haysiyetli insanları daha fazladır.


*

Lafı eğip bükmeyeyim; Menderes'ten bu yana kucağınızda oturmaktan rahatsızız... Kafasındaki sanki yılbaşı kukuletasıymış gibi sırıtanlar sizi yanıltmasın; kafamızdaki çuvaldan daha da rahatsızız... Chicago'da ne derler bilmem, Anadolu'da keser döner sap döner derler; kalleşleşmeyeceğiz ama, illa ki ödeşeceğiz, darılmayın... Hayır, kafanıza ayakkabı fırlatacak kadar aciz değiliz... Ancak, taaa Atlantik ötesinden göremeyebilirsiniz; hem Avrupa'ya hem Asya'ya bastığımız için, bir ayağımızda Prada, bir ayağımızda yumurta topuk vardır... İki ayağında birden Prada olanlara itibar etmeyiniz.

*

Esenboğa'ya indiniz ya, o Esenboğa'yı, sizin Siu reisi Oturan Boğa'nın emmioğlu zannedebilirsiniz; alakası yoktur... Ancak, Anıtkabir'de ziyaret ettiğiniz kişinin, bizimle alakası büyüktür... Biz O'nu Allah'a, geriye kalan her şeyi O'na borçluyuz.

Bizimle iş tutmak istiyorsanız...

Önce O'nunla uzlaşın.

*

Bakın yukarda ayakkabı filan dedim, aklıma takunya geldi... Selefiniz buştluk yaptı, O'nu takunyalılara değişti... Tabii ki siz bilirsiniz, ancak takdir edersiniz ki, kendi milletini satanların, sizin milletinize de hayrı olmaz. Dostuz, dost acı söyler.

Naçizane uyarımdır.

*

Çankaya'ya geldiniz, anladığımız lisandan "meraba asker" dediniz... Ben de size anladığınız lisandan konuşayım... Bir Türk karı koca, New York'a taşınmış, ev bakıyormuş... Kadın demiş ki, ay Muvaffak, bu mutfak çok ufak... Emlakçı da demiş ki, bu Türkçe ne seksi lisanmış be kardeşim! Öyledir çünkü... Kıvraktır dilimiz... Ne demek istediğimizi kolay anlatırız.

*

Ve, demem o ki:

İttifak mittifak bi yere kadar!

*

Ferhat ile Şirin'le birlikte Kasr-ı Şirin'i okumanızı tavsiye ederim. Sizin oralarda van, tu, tiri, for... Bizim buralarda yek, dü, se, cihar... Tavlamızda yüz yüze zar atmak, káğıtların arkasından blöf yaptığınız pokere benzemez. İran'a koçbaşı arıyorsanız, başka kapıya... Bizdeki askerlik, sizdeki gibi parayla değil, sırayla... Sizin o "meraba" dediğiniz koçlarımızı, ağaç kovuğunda bulmadık biz... Afganistan'a girerken bize mi sordunuz? Nasıl girdiyseniz, öyle çıkın... Kuzey Irak'ta perdenin arkasına geçip, çubuklara taktığınız Hacivat ile Karagöz'ü oynatırken düşünecektiniz... Ali Baba İmralı'da, 40 Haramileri oralarda... Ha bu arada, yanlış hesap Bağdat'tan döndü, "açıl susam açıl" buyrun Kuzey Irak'a derseniz, o başka, Afganistan'ı bi daha düşünürüz!

*

11 Eylül'ü unutmadık, sizi anlıyoruz.

Ama 12 Eylül'ü de unutmadık.

Siz de bizi anlayın ve lütfen burnunuzu sokmayın... Sizin demokrasi marifetiyle oturduğunuz Beyaz Saray inşa edildiğinde, biz henüz, padişah kapıdan çıksın da ayağını öpelim diye yerlere kapanıyorduk... Ve lütfen unutmayın ki, bugün gezeceğiniz İstanbul'u biz aldığımızda, sizin başkanı olduğunuz Amerika kıtası keşfedilmemişti!

1071'e hiç girmeyeyim...

*

Velhasıl, buralar bizim... "Annan güzel mi?" demiştik, inanmamıştı... BM'nin başındaki Koreliye de söyleyin, kendini boşuna helak etmesin, bizim Kıbrıs'tan çıkmaya niyetimiz yok.

*

Sözde soykırım meselesinde ise, diaspora oylarından beslenen California Valisi artist Arnold'un rollerine kanmayın... Ben size hediye edeyim, Nubar Terziyan DVD'si seyredin!

*

Özetle...

Sizi seviyoruz.

Ay lav Obama yani.

Siyah beyaz Türk filmlerinde "kuşük hanım" filan diye konuşan Arap Bacı'nın oğlu Beşir'e benzettiği için sempati duyuyor halkımız... Bakın anket yaptınız; Bush'tan yüzde 98 oranında nefret ederken, sizi yüzde 52 oranında destekliyoruz. Ahali bu desteği, kamyon kamyon avanta kömür dağıtan Kadir Topbaş'a bile vermedi! Kıymetini bilin... İstanbul'dan uğurlanırken deve meve kesilirse, paniğe kapılmayın, bizde ádettir. Arkanızdan ibrikle su serpenleri de vurdurmayın, el sallayın.

*

Bi dahaki sefere "bana ne Türkiye'den" deyip gelmeyen, yengeyi de bekleriz... Malia ile Sasha'nın gözlerinden, Kogelo köyündeki annanenizin ellerinden öperiz.

Sincerely...

Yılmaz